Hayal etmek çok zor; bir zamanlar Karaova’nın gerçekten ova olduğunu, binlerce dönüm arazinin toprağına düşen tohumlardan çeşit çeşit meyvenin, sebzenin yetiştiğini, özenle bakılan ağaçların birbirini kıskandırırcasına meyvelendiğini…
O döneme tanıklık edenlerin torunlarına anlatacağı bir masal olmuş artık, pembe şeftalilerin, çıtır kavunların kokusu, tadı. Hoş, artık masallar da anlatılmıyor, izletiliyor ya! Sözle ya da görüntüyle, anlatan ne kadar aktarabilir, dinleyen ya da izleyen ne kadar duyumsayabilir? Duyumların, algıların bile değiştiği bu dönemin bireyleri nasıl anlayabilirler ki temmuz sıcağında terden bunalmış bedenlerin, çıtır kavunların sadece kokusuyla bile ferahladığını? Tüm gün süren toprak uğraşında kısa molaları tatlandıran şeftalilerin tadı, hiç tatmamış olanların damağında kalabilir mi?
Çünkü artık öyle yürek ferahlatan kokuları yok ki meyvelerin; tatları damakların hafızasına yerleşmiyor ki! Artık bütün tatlar, kokular “an” la sınırlı. Hatta belki tüm duyumlarımız, algılarımız. “An” ı yaşamak, ne zaman “anlık” yaşamaya evrildi?
“Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” söylencesini ne çok sevmişti oysa insan. Toprağı kutsamıştı, sahiplenmişti. Ancak zamanın şeytanı aklını fena çeldi, “Benim sadık yârim kara topraktır”, diyen ozanın yüzünü kara çıkardı; insan toprağa ihanet etti. Toprağa gideceğini unuttu, toprağı gömdü; kendine gidecek yer bırakmadı. Bol sıfırlı sayılarla onu cezbeden zamanın şeytanına kul oldu.
Sonra?
Hiç toprakta yuvarlanamadılar çocuklar, üstleri başları hep temiz kaldı. Ama dizleri çok yaralandı; sertti çünkü düştükleri zemin, yumuşaklığına sığınacakları toprak yoktu.
Sevgililer birbirlerinin “Gözlerine bakarken
Güneşli bir toprak kokusu…” vuramadı başlarına,
“Bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde…” kaybolamadılar.(1)
Derken tüm duyular köreldi. “Nerde o eski tatlar, kokular?” hasretine düştü insan. Toplumbilimciler nice kuramlar üretmişlerdi, insanın köyden kente göçü üstüne, insan ezdi geçti o kuramları; konforlu aracı ve çantasında zamanın şeytanıyla hasretinin peşine düştü, kentten köye göçtü.
Sonra köyler bozuldu. Toprakla hemhal olmayı unutan insan, evladına toprakla muhabbeti öğretememişti çünkü.
Ancak on yıllardır süren bu insan – toprak savaşında, çoğunluk emeksiz, üretimsiz bir kazancın yanında saf tutup içi boş refahın gafletinde savrulup giderken, birileri “atadan emanet, evlada miras” toprağına gözü gibi bakmayı hep sürdürdü. Onlar sayesinde küsmedi toprak insana. Onların eliyle ekilen tohumları, dikilen fidanları hiç geri çevirmedi. Bir yanda toprağını feda etmenin pişmanlığı yavaş yavaş yürekleri sıkıştırır, nefesleri daraltırken, diğer yanda toprak için akıtılan her damla ter, yeni filizlere, yeni fidanlara can suyu oldu. Betona gömülen her tarla, kesilen her ağaç için içinde büyüttüğü kin insana yeni felaketler hazırlarken toprağı baş tacı edenlerin çabasıyla sakinleşmeye çalıştı doğa. Çünkü onlar hiç ayrım yapmadan bütün evlatların mirasına sahip çıkıyorlardı. Kıyımın yanında saf tutanların kefaretini bile üstlenmişlerdi.
Şimdi onları alkışlama zamanıdır. Ata mirasını zorbalığa teslim etmenin az da olsa pişmanlığını duyanlar için de saf tutulması gereken yer artık bellidir.
“Benim Sâdık Yârim Kara Topraktır.”(2)
Traktör toprağın üzerinde ağır ağır ilerliyor. Aracın iki yanında, topladıkları kavunları römorka yerleştiren çalışanlar yürüyorlar. Onların yürüme hızına ayak uydursun diye rölantide çalıştırılan araç bir kaplumbağa hızıyla ilerliyor. Traktörün direksiyonunda henüz üç yaşında olan Arif var. Çocuk boyuyla direksiyona yetişebilmek için ayakta duruyor. Sıkıca tembihlemişler, direksiyonu hiç oynatmasın, traktörü dümdüz sürsün diye. Çocuk gücü bazen yetmiyor, arada sağa sola kayıveriyor traktör. Öyle zamanlarda o yanda yürüyen bir çalışan tekere bir tekme vurup aracın yönünü düzeltiyor. Arif çok gururlu; koskoca traktörü o sürüyor.
Babası Hacıoğlu Arif’ten öğrendiği çiftçiliği, en az onun kadar severek ve titizlikle yapan Süleyman Çıkıkçı, babasının adını verdiği oğlunun, traktörün direksiyonundaki gururlu duruşunu izliyor bir süre. Rahmetli babası geliyor aklına. Görebilseydi nasıl da gurur duyardı torunuyla, diye düşünüyor. Henüz on üç yaşındayken tarlalarda geçen çocukluğunu babasıyla birlikte yitirmenin hüznü çöküyor yüreğine. Cebindeki paketten bir sigara alıp yakıyor. İçmese iyi de şu meret hüzne yaren, keyfe ortak oluyor illa ki.
Arif büyük adam edasıyla direksiyondaki dik duruşunu sürdürürken çalışanlar iki yandan kavunları römorka dolduruyorlar. Süleyman da arada sigarasını dudaklarının arasında sabitleyerek bir iki kavun atıyor kasaya. Az sonra yemek molası verilecek. Çalışanlar yanlarında getirdikleri çıkınları açıp Allah ne verdiyse paylaşacaklar. Tarla sofrasının vaz geçilmezi çıtır kavunlardan kesilen her dilim de temmuz sıcağının yakıcı etkisini biraz olsun azaltıp yürekleri ferahlatacak. Süleyman’ın yüreğini, üretmenin ve ürünün keyfini hep birlikte sürmenin kıvancı kaplıyor.
Hiç kolay olmamıştı. 1944 yılında bir beyin kanaması hızlıca alıp götürmüştü babasını. Annesi Samiye Hanım henüz yirmi dokuz yaşındaydı. Kardeşleri, Süleyman’dan daha da küçüklerdi yetim kaldıklarında; Hayri sekizinde, Onur ise üçünde. On üç yaşındayken evin erkeği oluvermişti. Rahmetli babası sanki erken öleceğini bilmiş gibi, küçücük yaşında toprakla tanıştırmıştı onu. Üretimin her aşamasını öğretmeye çalışmıştı. Belki de tütünün acısıyla aşılamıştı oğlunu; yaşayabileceği her acıya karşı dirençli olabilsin diye. Şimdi o da kendi oğlu için yapıyordu aynı şeyi. Eşi, Paşoların kızı Özcan Hanım’ın kaygı yüklü itirazlarına karşın oğlunu tarlalarda, traktör direksiyonunda yetiştiriyordu. Atasının emanetine tüm gücüyle sahip çıkıp evladına sağlam bir miras bırakabilmek için.
Keyiflendi. Sigarasından güçlü bir nefes çekti. Bir türkü düşüverdi diline:
………..
Havaya bakarsam (ey yar) hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam (ey yar) nerde kalırım
Benim sâdık yârim kara topraktır.(3)
…………
Ada’nın Namlı Çiftçisi – Süleyman Çıkıkçı
“Babam tütüncülükle başlamış çiftçiliğe. Tabii o zamanlar Kuşadası’nda en önemli iş tütüncülük. Sonra meyve yetiştirmeye başladı. Çıtır kavun konusunda Ada’nın en büyük üreticilerinden biriydi. Zamanında bin dönüm arazi işlemiş. Ürettiği kavunlar kamyonlarla Ankara, İstanbul, Isparta, Kayseri’ye kadar götürülürdü.
Çok araştırmacıydı babam, piyasayı yakından takip ederdi. Çünkü her ürünün revaçta olduğu bir dönem vardır. Örneğin, çıtır kavun revaçtayken yetiştirici sayısı artar. Babam bu durumu değerlendirip kendine alternatif bir ürün bulmaya çalışırdı. Dolayısıyla o dönem kavundan şeftaliye geçti. Şeftali bahçesinin yanına erik bahçesi kurdu. Aralarda armut yetiştirdi. Devamlı kendini yenilerdi. Üstelik yetiştirdiği ürünler konusunda çok iddialıydı. En iyisini yetiştirmeyi hedeflerdi. Kavunları zaten çok ünlüydü. Şeftalileri de Bursa’yla rekabet edebilecek kalitedeydi.”
Süleyman Çıkıkçı’nın meyve tarlalarında, traktörün direksiyonunu tutarak büyüyen oğlu Arif Çıkıkçı, babasını böyle anlatıyor. Dönemin koşullarını yerinde değerlendirip tütüncülükten meyveciliğe geçmesini sağlayan yenilikçi yaklaşımıyla çocuklarına tütünün acısını değil, meyvenin hoş tadını miras bırakmış Süleyman Bey. Belki de yetiştirilirken bile sağlığa zarar veren, her nefes çekişte akciğerleri de tüketen ve erken sayılabilecek bir yaşta ölümüne neden olan tütünden evlatlarını uzak tutabilmek istemiş.
“O zamanlar şimdiki gibi tohum satın alınmazdı”, diye sürdürüyor sözlerini Arif Bey. “Sebze, meyve, yeşillik, aklınıza ne gelirse hepsinin tohumunu çiftçiler doğal ortamda kendileri üretirdi. 90’larda hibrit tohumlar üretilip kısa zamanda yaygınlaşınca, ata tohumları rekabette yenik düştü. Üstelik bu yapay tohumlardan sadece bir sene ürün alınabiliyor. İkinci sene olmuyor. Dolayısıyla her yıl yeni tohum almak zorundasınız. Böylece hibrit tohum üretimi tarımda yeni, ama tamamen ticari bir sektör yaratmış oldu.”
Arif Bey, babasının tohum alma konusunda kimseye güvenmediğini özellikle vurguluyor. Kabuğu dilim dilim, kendine özgü kokusuyla en iyi cins olarak tanınan çıtır kavunların tohumunu almak için kavunları ikiye bölüp çekirdekli kısımlarını boşaltır, o kısmın da ortasını alırmış Süleyman Bey. Çünkü en iyi tohum ortadaki kısımdan alınanlarmış. Bu durum bütün sebze ve meyveler için geçerliymiş.
İçleri boşaltılıp tohumluk kısımları ayrılan kavunlar artık konu komşuya dağıtılmak üzere hazır hale gelirmiş. İşte bu aşamada görev Süleyman Bey’in üç evladına, Feryal, Arif ve Samiye’ye düşermiş. Çekirdekli kısımdan arınmış kavunlar mahalledeki tüm komşulara tek tek dağıtılırmış. “Allah kabul etsin ölmüşlerin ruhuna değsin!”, duasıyla girermiş evlere kavunlar. Camiatik Mahallesi, Yıldırım Caddesi’ndeki deniz taşlı evden yayılan o hoş koku bir süre gezinirmiş evlerin kapılarında.
Ne yazık ki Süleyman Bey, piyasa koşullarının değişimi yeniliği gerektirip şeftali, erik, armut gibi meyvelerin üretimine başlayınca çıtır kavunların tohumları da kaybolmuş.
Süleyman Bey meyve üretimini kendi tarlalarında yaparken sebze üretimi için genellikle Çakır Hüseyin’in arazilerini kiralarmış. Kendisi de çiftçi olan Çakır Hüseyin bu işi yapmaktan çok, arazilerini kiraya vermeyi tercih edermiş. “Çünkü çiftçilik merak ve emek işi”, diye açıklıyor Arif Bey. Ancak Çakır Hüseyin’in kiracı konusunda da tartışmasız önceliği Süleyman Bey olurmuş. Ona sormadan bir başkasına kiraya vermesi mümkün değilmiş.
Doğduğum Günden Beri Çiftçiyim
1969 yılında, yıldırım Caddesi’ndeki deniz taşlı evde dünyaya gelen Arif Çıkıkçı, “Doğduğum günden beri çiftçiyim, desem yeri var”, diyerek anlatmaya başlıyor kendini. Babasının tarım ve ticaret konusunda bilinçli, ön görülü yaklaşımı, dolayısıyla kazandığı başarının iyi bir örnek oluşturmasının yanı sıra, doğumundan başlayarak toprakla arasında kurulan bağ, Arif Bey’in de çiftçiliği bir yaşam biçimi olarak benimsemesine neden olmuş.
“Ailemin üç çocuğundan ikincisi, tek oğluyum. Hacıoğlu lakaplı baba tarafım da Paşo lakaplı anne tarafım da çiftçilikle uğraşmış. Tarlalarda büyüdüm, kendimi bildim bileli toprakla haşır neşirim. Ayrıca babamı erken yaşta kaybetmemin de etkisi var tabii. Yirmi iki yaşımdaydım, babamı altmış iki yaşında, akciğer kanserinden kaybettiğimizde. Ailenin tek oğlu olunca, babamdan sonra bütün işler benim üzerime kaldı.”
Tarım kültürünün seçenek sunmadan erkek çocuğa yüklediği sorumluluk Arif Bey’in de omuzlarında yerini almış. Henüz yirmi iki yaşındayken ailenin erkeği oluvermek, annesi ve iki kız kardeşiyle birlikte, babasız bir yaşamda söz sahibi kılınmak ve belki de en önemlisi, babasının o güne dek başarıyla sürdürdüğü çiftçiliği, onun gözünü arkada bırakmadan, layığıyla yapabilmek kaygısı, yaşamının sonraki yıllarını biçimleyivermiş. Çocuklara hep sorulan şu soru Arif Bey’e hiç sorulmamış: “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” Zaten o da toprakla haşır neşir olmanın yön verdiği algısıyla “Ben büyüyünce doktor olacağım” gibi bir söyleme gereksinim duymamış.
“Zevklerimin peşinden gitme gibi bir lüksüm olmadı benim” diyor ve ekliyor: “Ama ben de toprağı seviyorum. Toprakla uğraşmak bana iyi geliyor. Sevmesem başaramazdım zaten.”
Çok Haşarı Bir Çocuktum
Meyve bahçelerinde traktör sürerek büyüyen küçük Arif, oldukça haşarı bir çocukmuş. “Mahallede namlıydım” diye anlatıyor. O yüzden de çok dayak yemiş; babasından ayrı, Hayri Amcasından ayrı. Annesi Özcan Hanım terliklerinin sağlamlığını hep oğlunun terbiye sürecinde sınamış.
Söz anne terliğine gelince, o terliklerin nasıl etkili bir terbiye aracı olduğunu bizzat yaşamış bir neslin üyesi olarak aklımdan kimi anılar geçmiyor değil tabii. Bizim annelerimiz şanslıydı bu konuda. Çünkü o zamanlar, terlik denilen eşyayla çocuğa uygulanan şiddetin onda travma yaratabileceğine, hatta hayat başarısını olumsuz etkileyebileceğine ilişkin bilgileri, psikoloji bilimi henüz annelerimize ulaştıramamıştı. Kuram bilinmeyince eylemin sonuçlarına bakarak belirleniyordu davranışlar. O dönem anne– çocuk iletişimindeki en işlevsel araçtı terlik.
Çünkü çocuk için gerçekten en büyük korku yaramazlıkların babaya aktarılması olduğu için, anne terliğiyle terbiye olmak hoş bir tercihti. Arif Bey de bu korkuyu çok iyi bilen ve alınacak önlemler konusunda elinden geleni yapan bir çocuk olduğunu itiraf ediyor:
“Babamın akşam eve gelme saati belliydi. O saat yaklaştıkça anneme yanaşıp hatırını sorardım. Bir ihtiyacın var mı, bakkala gideyim mi? Babama söylemeyeceksin, de mi anne?”
Özcan Hanım oğlunun haylazlıklarıyla baş edemediği durumlarda onu deniz taşlı evin önüne bağlarmış, bir yere ayrılmasın, gözünün önünde olsun diye. O zamanlar Yıldırım Caddesi’nin, Kadınlar Denizi’ne gitmek için kullanılan yol olduğunu ve dönem koşullarına göre yoğun bir araç trafiği yaşandığını, Özcan Hanımların komşusu Düriye Sarayköylü’ nün anlatımlarından da biliyoruz. Onun da evin önüne bağlanma öyküsünden yola çıkarak Özcan Hanım’ın, çocukların haylazlıklarıyla başa çıkma konusunda kendisinden yaş ve deneyim fazlalığı olan komşusu Münire Hanım’dan ilham aldığını söyleyebiliriz.
Okumayı sevmedim, çünkü tarım vardı.
Arif Bey’in okul yaşamı, şimdiki Yedi Eylül İlkokulu’nun Ana Okulu kısmında, beş yaşındayken başlamış. Üç yaşında traktör süren bir çocuğun beş yaşında okula başlaması elbette ki yadırganacak bir durum değil. Ancak bu karar Arif Bey’in okul sevdasından değil, yaramazlıklarıyla baş edemeyen annesinin çaresizliğinden dolayı alınmış. Aslında o dönemde beş yaş grubundaki çocuklar okula alınmazken Özcan Hanım’ın çaresizliği müdürü etkilemiş olmalı ki Arif Bey okulun en küçük öğrencisi olarak öğrenim yaşamına başlamış.
İlkokul sonrası Kaya Aldoğan Orta Okulu’nda süren öğrenimin ardından, 1984 yılında lise dengi eğitim veren Manisa Ziraat Meslek Lisesi sınavına girmesinin doğru olacağı düşünülmüş.
“Ziraat okulları vardı o zamanlar. Bize en yakın olanlar Söke ve Manisa Ziraat Okulu’ydu. Manisa’daki daha köklü, daha popüler bir okuldu. Pek de önemsememiştim sınavı. Kim ilgilenir tarımla, kaç kişi başvurur bu sınav için, diye düşünüyordum. Sınav günü okula gittiğimde, inanılmaz bir kalabalıkla karşılaştım. Tabii o izdihamı görünce moralim çok bozuldu. Zaten önemsemeyip yeterince hazırlanmadığım sınavı kazanamadım.”
80’li yıllarda ziraat meslek liselerinin böylesi bir ilgi görmesi çok ilginç geliyor. Günümüzde de bu ilgi sürüyor mu acaba, diye merak edip araştırınca hiç de şaşırtmayan bilgilerle karşılaşıyoruz. Manisa – Saruhanlı- Beydere Ziraat Meslek Lisesi 1943 yılında kurulmuş ve 1999 – 2000 eğitim – öğretim yılında öğrenci alımını durdurmuş. 1970 yılında açılan Söke Ziraat Okulu ise 2005 yılında kapatılmış.
Demek ki bir zamanlar lise yıllarından başlayan bir eğitimle, tarım sektörüne bilinçli insan gücü yetiştirmeyi hedefleyen bir tarım ülkesiymişiz. Tarihler oldukça manidar, değil mi? Tarımsal üretimi engellemeye yönelik tüm girişimlerin yanı sıra eğitimin bitirilmesi, insan – toprak ilişkisinin koparılması sürecinde en kötü niyetli adım olmuş.
Ziraat Lisesi sınavında başarısız olunca Kuşadası Kaya Aldoğan Lisesi’nde öğrenimine devam etmek zorunda kalır Arif Bey.
“Liseyi zar zor bitirdim. Okumayı sevemedim. Çünkü tarım vardı hayatımda, dolayısıyla hareketlilik vardı. Lise bitince babama yardım etmeye başladım. Bu arada üniversite sınavına girdim ve Açık Öğretim – işletmeyi kazandım. Bir sene devam ettim derslere. Baktım, bana uymuyor. Daha doğrusu vaktimi alıyor. Çünkü tarlalarda iş çok. Üstelik giderek tarımda iş gücü azalmaya başlamıştı. Ben küçük yaştan itibaren o eksiği çok iyi kapattım işletmelerimizde.”
Derken Arif Bey askere çağrılır. Önce Sakarya – Hendek, ardından Mardin – Merkez. 1991 Kasımında gittiği asker ocağından 1993 Martında döner. Askerliği sürerken 1992 yılı, Aralık ayında babası Süleyman Çıkıkçı vefat eder. Babasının bin bir emekle ekip diktiği, dönemin koşullarına göre yenilediği, geliştirdiği, nam salarak şahlandırdığı dönümlerce meyve bahçesi Arif Çıkıkçı’nın askerden dönmesini dört gözle beklemektedir.
Çiftçi Arif Çıkıkçı
“İşlerin başına geçtiğimde özellikle şeftali ve erik üretimimiz öncelikliydi. Yanı sıra narenciye de yetiştiriyorduk. O dönem Ada’nın şeftalisi çok ünlüydü. 80’li yılların sonunda Karaova – Davutlar bölgesindeki arazilerde yetiştirdiğimiz şeftaliler Bursa’yla başa baş yarışıyordu.
Meyve yetiştirdiğim arazilerin bir kısmı bize aitti. Ortak çalıştığım araziler de vardı. Ertuğrul Acun’un yerlerini işlettim mesela. Babamla birlikte Ertuğrul Amca, Ünal Amca (Alp) bir dönemin en iyi çiftçileriydiler.”
Ünal Alp’in adı geçince, onun, çiftçilikle uğraşanlara sıklıkla yaptığı uyarıdan söz ediliyor. Özellikle kendinden sonraki kuşağın çiftçilerine, tarımsal ilaçlamada meyvenin öz suyuna geçmeyen nitelikteki ilaçların kullanılmasını öğütlemiş hep Ünal Alp. Bu konuya özellikle dikkat edermiş. Dolayısıyla konu kendiliğinden tarımda ilaçlama sorununa geliyor.
“Gelişmiş ülkeler, ellerinde kalan kalitesiz, hatta zararı tespit edilmiş ilaçları bizim gibi ülkelere satarak elden çıkarıyorlar. O ilaçlar kullanıldı maalesef. Zaten ilacın nasıl, ne miktarda kullanılması gerektiği konusunda da bilinçsiziz. Herkes kafasına göre belirlediği aralıklarla ve miktarda ilaçlama yapıyor. Babam da başkasına güvenmez, kendisi atardı ilacı. Hastalığının bir nedeni de budur, diye düşünüyorum.
Organik üretimi savunanlar karşı çıkıyor ama ilaç kullanılmak zorunda. Çünkü doğada haşere var. Ürüne zarar veriyor ve çok hızlı ürüyor. Ciddi miktarda ürün kaybı yaşanıyor.”
Hazır Bulduğumuz Zeytinlikler
1930’lu, 40’lı yıllarda her iki büyük baba ellerinde bulunan arazilere zeytin fidanları dikerler. İkinci kuşak zeytinlikleri hazır bulur. Üçüncü kuşak ise artık yetişkin ağaçlardan oluşan zeytinliklere sahiptir.
“Belki de hazır bulunduğu için, yetişmesinde çok emek harcamadığımız için bizim kuşak asıl iş gibi görmemiş zeytinciliği. Gitmesek de bakmasak da zeytin oluyor zaten.
Babamın döneminde de zeytin hep bir kenarda bekleyen ürün olarak görülmüş. Kış aylarında boş vakitleri dolduran bir iş olarak yapılmış zeytincilik.”
Aslında 1960’lara dek Kuşadası’nda zeytincilik iyi bir geçim kaynağıyken giderek getirisi azalmaya başlar. !960 – 80 arası miras nedeniyle topraklar bölünüp sahip olunan arazilerin büyüklüğü bir aileyi geçindirmeye yetmeyecek ölçülere düşünce alternatif arayışları başlar. Tabii bu arayış çok da uzun sürmez. Turizme hızlı bir giriş yapılmasının yanında, bir de devlet tarafından desteklenen inşaat kooperatifçiliği yaygınlaşınca zeytinliklere ve diğer tarım arazilerine toplu kıyımlar başlatılır. Karaova’daki dönümlerce araziye teker teker iş makineleri girmeye başlar. Toprak sahipleri ekip biçmeyle asla elde edemeyecekleri mal varlıklarına kavuşurlar.
“Zeytinden kazandığını, adam turizmden bir günde kazanıyor. Ayrıca çevrede inşaatlar çoğaldıkça, istediğiniz kadar direnin, gün geliyor inşaatlar sizin önünüze geçiyor; çeri çöpü, tozu ayrı, insanların saygısız yaklaşımı ayrı. Üstelik artık bir aileyi geçindirebilecek büyüklükte arazi kalmadı Ada’da. Geçinebilmek için en az iki yüz – üç yüz dönüm araziniz olmalı. O araziler kalmayınca siz de yoruluyorsunuz, emeğiniz yabana gidiyor. İşle alakası olmayan insanlardan gördüğünüz eziyet sizi yıldırıyor. Bir yerde siz de mecbur kalıyorsunuz gidişata ayak uydurmaya. Dolayısıyla biz de arazilerimizin bir kısmını sattık, meyve işini bıraktık. Bir kısmını da satıp başka yerler aldık. Onları da şimdilerde inşaata verdik.
Elimizde bir tek zeytinlik kaldı. Uydukent’in arkasında, Ahmet Pınarı’nda. 2007 yılında bin tane Gemlik fidanı diktim oraya. Henüz taze bir zeytinlik sayılır, ancak rayına oturtabildik. Sınır boylarında da eski ağaçlar var. Bunlardan üç tanesi anıt ağaç niteliği taşıyor. Bir tanesi çok heybetli, birkaç gövdesi var. Gövdelerin yayılımı iki üç metre civarında. O yüzden yaş tespiti yapamıyoruz Ancak bin yaşındadır diye bir tahminimiz var. Diğer ikisi de beş yüz yaşında olabilir.”
Arif Çıkıkçı’nın, Kuşadası’ndaki olumsuz gelişmeleri anlatırken yüzüne yansıyan mutsuzluk, söz, elinde tek kalan taze zeytinliğe gelince siliniveriyor. Toprakla uğraşmayı çok sevdiğini sıklıkla yineliyor.
“Toprak bana psikolojik tedavi merkezi gibi geliyor. Zaman zaman ticaretle de uğraştım. Sekiz sene market işlettim. Beş altı sene bir dershane işletmesi deneyimim oldu. Onları da başardım ama çok yıprandım. Ticarette yıpranıp toprakta tedavi oluyordum. Sonunda yeter, dedim. Zaten çocuklarım da artık birer yetişkin, daha fazla strese gerek yok.
Zeytinlik benim hayatımı kolaylaştırıyor, anlamlandırıyor. Zaten biraz yalnızlığı da severim. Oraya gittiğimde kafam dinleniyor. Dünyadan, sıkıntılardan uzaklaşıyorum. Bu da beni canlı tutuyor. Ayrıca eşim ve çocuklarım da o ortamı seviyorlar.”
Arif – Dilek Çıkıkçı çiftinin, bizlerin geleceğe umutla bakmamızı sağlayan iki oğlu var: Burçak ve Ekin. Burçak koruma uzmanı mimar, şimdilerde üniversite eğitimini tamamladığı İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimarlık Bölümünde kültürel miras ve kent belleği üzerine doktora çalışması yapıyor. Ekin ise Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nü bitirdikten bir yıl sonra Balıkesir Üniversitesi’ne bağlı Edremit Meslek Yüksek Okulu Zeytincilik Bölümünde iki yıllık eğitim almış. Zaten aradaki bir yıl boyunca da zeytin işiyle ilgilenmiş.
Çıkıkçı Ailesi tarım konusunda oldukça meraklı ve duyarlı. Küçük oğulları Ekin, doğayı, hayvanları, bitkileri çok sevdiğini, tarım ve hayvancılıkla uğraşmak dışında bir hayalinin olmadığını söylüyor. Toprağa duydukları bağlılığın dördüncü kuşakta da üstelik eğitimli, bilinçli bir şekilde sürüyor olması elbette ki Arif Bey’i çok gururlandırıyor. Söyleşimizi Ekin’in görüşleri ve katkılarıyla sürdürüyoruz.
“Her zaman bir hayvan (inek, koyun) çiftliğim olsun, tarımla uğraşayım hayali kurdum. Tabii zaman içinde başka şeylere evrilebiliyor hayaller. Şu sıralar zeytincilik şekillendi. Babamın oluşturduğu zeytinliğimizin içinde bu uğraşı sürdürmek, hatta üstüne bir şeyler katmak istiyorum. Yanı sıra dört yıldır arıcılıkla uğraşıyorum. Acemiliklerim var tabii ama işi geliştirmeye çalışıyorum. Çabalarımız sonucunda “Hacıoğlu Çiftliği” adıyla marka tescili aldık. Önümüzdeki süreçte ürün çeşitliliğini artırmayı hedefliyorum. Bu aşamaya gelmemde tabii ki zeytincilik okumamın çok önemli etkileri oldu.”
Bu arada Ekin’den, Bu arada Ekin’den, Bornova Zeytincilik Araştırma Enstitüsü’nün Türkiye Zeytin Çeşit Kataloğunda, Kuşadası’na özgü iki zeytin çeşidinin daha tescillendiğini öğreniyoruz.
“Bu durum Türkiye’de çok az görülen bir şey. Literatürde yer aldığı halde bunu kimse bilmiyor. Hâkim çeşit memecik – yağ zeytini. Bunun dışında Taş arası-Kuşadası ve yerli yağlık zeytin diye geçen tescilli iki tür var. İleride yeni bir bahçe kurarsam bu çeşitlere de yer vermek istiyorum. Bizim değerimiz, tanıtmamız gerekir.”
Kuşadası – Ayvalık Zeytinyağı Karşılaşmaları
Söyleşi sırasında Edremit adı geçince, Ayvalık düşüyor aklıma. Doğma büyüme İzmirliyim, ancak anneannem ve dedem Midilli mübadili olarak Ayvalıklı. Annem ve babam da Ayvalık doğumlu. Babam asker olduğu için yaşamları Ayvalık’ta sürmemiş. Ancak özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın arka planıdır Ayvalık. Zeytincilikle ilgili hiçbir deneyimim yok. Miras denen bozguncu, bir dönem annemin de zeytin topladığı ağaçları tanımama fırsat vermedi. Yine de zaman zaman hak geçmesin gerekçesiyle gönderilen bir miktar zeytinin ve zeytinyağının tadı hâlâ damağımdadır.
Bir de annem daha küçükken ölen sabun ustası dedemin, yerde, tahtalarla çerçevelenmiş geniş bir alana dökülmüş sabunu küçük kalıplar halinde keserken çekilmiş, eski, solgun fotoğrafı var belleğimde.
Artık çok sık olmasa da Ayvalık’a her gittiğimde ya da Kuzey Ege yollarından her geçtiğimde, çocukken gördüğüm o dağ tepe kaplanmış zeytin ağaçlarını yine görebiliyor olmak inanılmaz keyif veriyor; umut yeşertiyor içimde.
Zeytincilik eğitimi aldığı iki yıl süresince o bölgeyi gözlemlemiş olan Ekin’den bir karşılaştırma yapmasını istiyoruz.
“Osmanlı döneminden beri Edremit Körfezi’nde markalaşma çok olmuş”, diye söze başlıyor Ekin. “Sabunhaneler, fabrikalar çok fazla. Ayvalık’tan Küçükkuyu’ya kadar yanılmıyorsam beş ilçe dağ taş zeytin. İstanbul’un yakın olması, karşıda Midilli Adası, ticareti iyi döndürmüş. Şu anda da sürüyor bu durum. Nasıl başlamış, bilmiyorum ama giderek artan bir markalaşma var o bölgede. Kuşadası’nda henüz yeni yeni başlıyor.
Bir de şu var: Oranın zeytini Edremit çeşidi, bizde yaygın çeşit memecik. Edremit çeşidinin yağı daha dengeli. Birçok damak tadına uygun, daha hafif. Daha önce hiç zeytinyağı denememiş biri rahatlıkla tüketebilir. Memecik zeytinin yağı daha keskin. Bilmeyenlere acı gelir. Bu da o bölge yağının popülaritesini artırıyor. Yanı sıra katma değeri çok iyi sağlamışlar. Sabun üretimi çok fazla, yağ fabrikaları da öyle.”
Ekin’in iki bölgenin zeytinyağı karşılaştırması yaparken söyledikleri bana çok tanıdık geldi. Çünkü Kuşadası’na yerleştiğim ilk yıl, bu kente ve evliliğe alışmamdan daha uzun sürmüştü, bölgenin zeytinyağına alışmam. Bizde de yemekler çoğunlukla zeytinyağıyla pişerdi, ancak yemeği yerken yağın kokusunu, tadını, hatta rengini baskın biçimde algılamazdık. Oysa buradaki yağ her yönüyle yemeğin önüne geçiyordu. Hele zeytinyağıyla yapılan kalbura bastı, benim damak tadıma göre tatlı olmaktan çok uzaktı. Tabii kısa bir süre sonra, “Nerde benim memleketimin zeytinyağı?”, diye hayıflanarak yemeğe çalıştığım bu yağa alıştım. Hatta o gün bu gündür, memecik zeytinyağıyla yaptığım kalbura bastılar için de epey övgü almaktayım.
Arif Bey, söz ettiğim durumun benzerini eşi Dilek Hanımla yaşadığını söylüyor. Aslen Nazilli’li olan Dilek Hanım da bir asker çocuğu, onlar da çok yer gezmişler. O yüzden Dilek Hanım Merzifon doğumlu. Kuşadası’na yerleştiği, derken Arif Bey’le evlendiği ilk zamanlarda yemeklerde mısır ya da ay çiçek yağını kullanmayı sürdürmüş. Sonrasında o da başta reddettiği yağı çok lezzetli bulmaya başlamış. Dolayısıyla Ekin’in bilimsel bilgi olarak aktardığı memecik yağıyla diğerleri arasındaki farkı, Dilek Hanım ve ben bizzat deneyimlerimize dayanarak onaylamış oluyoruz.
Ben otuz üç seneden beri Tariş ortağıyım”, diye sürdürüyor konuşmasını Arif Bey. “Her sene fiyat açıklarlar, Kuzey Ege yağı hep on lira fazladır, Güney Ege yağından.”
Ekin bu ayrımın doğal olmadığını, Kuzey Ege yağının popülerliğinden kaynaklandığını söylüyor. Arif Bey de o bölgede ürünler değer gördükçe üreticilerin kendi ürünlerine daha çok sahip çıkmalarının, dolayısıyla yerel üretimin bir iş olarak görülmesinin, popülerliği artıran bir unsur olduğunu savunuyor.
Elbette özellikle Ayvalık ve çevresi için 1976 yılında çıkarılan tarımsal sit yasasının, o bölge zeytinciliğinin geliştirilerek sürdürülmesi konusunda önemli bir etken olduğu da söylenebilir. Böylece zeytinlikler korunabilmiş, inşaat kooperatiflerine, Kuşadası’ndaki kadar hoyratça alan açılmamış. Ayrıca Ekin’in aktardığı gibi,
“Arazilerin zeytine çok uygun olmasının önemi göz ardı edilemez. Çünkü zeytin özellikle dağlık alanlarda yetişir. Ovada zeytinden verim alamazsınız. Bölgede Burhaniye ve Havra ovası dışında ova yok. Dolayısıyla tarımsal açıdan ikinci bir ürün yok; dağ taş zeytin.
Ayrıca yakın zamana dek devlet uçakla ilaçlama yaptırıyordu bu bölgede. Biraz organikçilerin etkisi, biraz da yakın çevrelerde yaşayanların itirazları sonucu artık yapılmıyor. Bu da bir tartışma konusu. Hocalarım hep uçakla ilaçlamada daha az ilaç tüketildiğini, ilaç miktarı ve ilaçlama aralığı belli bir sisteme göre ayarlandığı için zehirlenme riskini de ortadan kaldırdığını söylerler. Üstelik bu sistem ekonomik açıdan da çok kârlı.”
Ege Bölgesinde Yetişmek Zeytinin Kaderi mi?
Zeytinciliğin, dolayısıyla zeytinyağının neden Ege Bölgesiyle sınırlı kalmış olabileceğine ilişkin olarak Ekin, öncelikle zeytinyağının desteklenmediği bir devlet politikamız olduğundan söz ediyor. Mısır ve ayçiçeğinin her yerde kolaylıkla yetişmesi, devletimizin bu konuda da kolaya kaçmasına sağlam bir zemin oluşturmuş anlaşılan. Yanı sıra pazarlama, markalaşma ve kooperatifleşme konularında çok eksik olduğumuzu belirterek pazarlamanın gerektiği gibi yapılmasının ihracatın önünü açacağını söylüyor.
“Kuşadası’nda ilk zeytinyağı fabrikalarını İtalyanlar kurmuşlar, biliyorsunuz. Fabrika sahipleri İtalyanlar ya da Yahudiler. Dünya pazarını iyi biliyorlar. Dolayısıyla vergisiz, gümrüksüz üretip satmışlar. O dönemde üretilenler çoğunlukla yurt dışına gitmiş.
Bizler de hala dışarıya satmaya çalışıyoruz. Çünkü rakamsal olarak yurt dışı bizi rahatlatıyor. İçerde bunu bulamıyoruz.
Gerçi son dönemde biraz daha tanındı İç Anadolu’da ama Ege gibi değil.”
Bu noktada Arif Bey ‘in söylediği şu sözler bizi çok sevindiriyor:
“Zeytinin geleceği parlak.”
Öyle çok duymuşuz ki zeytin ağacı kıyımı haberlerini, sanki bir sabah kalktığımızda hiç zeytin ağacı kalmamış bir ülkede yaşıyor bulacağız kendimizi, gibi bir korku içindeyiz. Oysa Arif Bey, ülke genelinde çok büyük ölçüde bir zeytin dikimi olduğundan söz ediyor. Üstelik de bunun nedeninin iklim değişikliği olduğunu vurguluyor.
“İklim değişikliği, sıcaklıkların artması, bu bölgede ısınmanın fazla olması, kıraç arazide yetişme kolaylığı olan zeytinin yukarı bölgelere kaymasına neden oluyor. Artık Osmaniye, Adıyaman, Maraş gibi illerde zeytinlikler görülmeye başlandı.
Bu bölgelerde önceden zeytin sadece ağaç olarak görülürdü. Üstelik iki yılda bir ürün verdiği için önemsenmezdi. Ovada kendi tüketimleri için yetiştirmişler. Ama artık işin boyutu farklı. O taraflarda da zeytinin önemi fark edildi. Bizden daha fazla dikim yapıyorlar, çünkü çok geniş arazileri var. Üstelik kaliteli ürün yetiştirmeyi öğreniyorlar. O bölge çok kuvvetli geliyor şu an.”
Zeytinin verimi için ideal ısının 35 derece olduğunu söylüyor Arif Bey. 10 derecenin altına düşen ve 45 derecenin üstüne çıkan hava sıcaklığı zeytin için zararlıymış. Bir de kar yağışını sevmezmiş zeytin. Çünkü zeytin ağacı yaz kış diri kalabilen bir özelliğe sahipmiş. Üzerinde kar kaldığında kabuğu yanar, bu da ağacın yıpranıp yaşlanmasını hızlandırırmış.
“Bu yüzden, iklim değişikliği nedeniyle doğuda kar yağışının azalması, zeytin dikimini artırmış durumda.”
Traktör Sürmenin Dayanılmaz Keyfi
Henüz üç yaşındayken babasının desteğiyle traktörün direksiyonunu eline almış Arif Çıkıkçı, sonra da bırakmamış. Öyle büyük bir keyifle anlatıyor ki traktör sürmeyi, insanı özendiriyor.
“On yaşımdan itibaren traktörle eve gidip geliyordum. Kimsenin aracı yokken benim traktörüm vardı. Onun üstüne çıkıp bahçeye doğru giderken kendimi çok özgür hissederdim.”
Ancak bu traktör sevdası bir keresinde annesine öyle bir korku yaşatmış ki az kalsın yüreğine iniyormuş Özcan Hanım’ın. Ekin anlatıyor:
“Babaannem bir bakmış, bahçelerin çevresindeki asfalt yolda bizim traktör geliyor, ama üstünde insan yok. Şaşkınlıkla bakarken traktör biraz daha yaklaşınca direksiyonda debelenen babamı görüyor. Babam yedi sekiz yaşlarında. Oturunca ayakları pedallara yetişmediği için traktörü ayakta kullanıyor. Çok korkuyor babaannem ve hem dedeme hem Hayri Amca’ya çok kızıyor.”
Annesi ne kadar kaygılansa korksa da Arif Bey traktörün direksiyonunu elinden bırakmamış. Traktör sürerken yaşadığı keyiften asla ödün vermemiş. Traktörün direksiyonuna geçtiğinde başlayan yolculuk, Arif Bey’i her zaman huzura, özgürlüğe, üretmenin verdiği eşsiz hazza götürmüş. Bu hazzın, insanın yaşam enerjisini giderek artırdığını, yaşamın her dönemini anlamlı kıldığını söylüyor. Turizm işine girip hesapsız bir kazanç, hesapsız bir harcama döngüsünde bırakın yaşamı anlamlandırmayı, ellerindeki değerleri bile yitiren kimi akranları için üzülüyor. Zamanın şeytanına, kapatılması çok zor bir farkla yenik düşen memleketi için kaygı duyuyor.
Postacının Hikâyesini Çağrıştıran Evlilik
Arif Bey’in eşi Dilek Hanım, Ege Üniversitesi, Gıda Mühendisliğinde öğrenime başladığında, aynı bölümü kazanan Arif Bey’in ablası Feryal Hanım’la tanışır. İki genç kız kısa sürede ayrılmaz iki dost olur. Okul bittikten sonra da birbirlerine yakın olmak, dostluklarını sürdürebilmek için Dilek Hanım, zaten ailesinin yazlığı olduğu için belli zamanları geçirdiği Kuşadası’nda işe başvurur. Ancak süreç iki arkadaşın isteğinden biraz farklı gerçekleşir ve Feryal Hanım’ın iş yaşamı İzmir’de başlar. Yine de Çıkıkçı Ailesi’nin Kuşadası’nda yaşıyor olması, her iki ailenin, kızlarının arkadaşlığından dolayı birbirlerini az çok tanıyor olmaları hem bu güzel dostluğun sürmesine hem de Dilek Hanım’ın asker babasının gönül rahatlığıyla kızının Kuşadası’nda kalmasına razı olmasını sağlar.
O dönemde ailesinin Seçkin Sitesi’ndeki yazlık evinde yaşayan Dilek Hanım’ın çalıştığı otelden eve sağ salim dönmesi, biraz iş çıkışı saatlerinin düzensizliği ve henüz toplu ulaşımın yeterli olmaması nedeniyle, daha çok da kendilerine emanet edilmiş, kızlarının can yoldaşına sahip çıkmak gerekliliğiyle Arif Bey’in sorumluluğuna verilir. Sorumluluk alma konusundaki en büyük sınavı babasının ölümünden sonra başarıyla vermiş olan Arif Bey için bu yeni sorumluluk, yaşamı anlamlandıran yeni duyguların ortaya çıkmasına neden olacaktır. İlk zamanlar iş çıkışlarında alınıp eve bırakılmalar, çevrede Arif Bey’in, Dilek Hanım’ın şoförü olduğu yakıştırmalarına neden olsa da kısa sürede bu şoförlüğün hâlâ mutlulukla sürmekte olan bir evliliğe, ondan da önemlisi kopmaz bir gönül bağına dönüştüğü anlaşılacaktır.
Yavaş yavaş her iki ailede de fark edilen bu yakınlaşmaya, asker otoritesini içselleştirmiş kız babası Yalçın Üzel, “Bu iş postacının hikâyesine dönmesin!” uyarısıyla müdahale eder.
Hikâye, askerdeki kocasıyla mektuplaşan kadına mektuplarını getirip götürürken âşık olan postacıyla onun duygularına kayıtsız kalamayan kadının, askerdeki kocasını boşayıp postacıyla evlenmesini anlatmaktadır.
Yalçın Bey’in askeri müdahalesi çok yerinde olmuştur; Arif Bey’in Dilek Hanım’ı eve götürüp getirmeleri postacı hikâyesine döner gerçekten. Postacınınkini bilmem, ancak bu hikâyenin sonu her iki aileyi de son derece mutlu etmiştir. 1994 yılı Aralık ayında, hastalıkta ve sağlıkta yan yana, can cana olma sözünü nikâh defterine atılan imzalarla onaylayarak ikili yaşama adım atar Dilek – Arif Çıkıkçı çifti. Üç yıl sonra ilk oğulları Burçak katılır yaşamlarına. Burçak üç yaşına geldiğinde de Ekin doğar.
Deniz Taşlı Evin Kaderi
Arif Bey içinde dünyaya geldiği Camiatik Mahallesi, Yıldırım Caddesi’ndeki deniz taşlı evlerini, 1989 yılında, yirmi yaşındayken terk ettiğini üzülerek anlatıyor.
“İki sene sonra da babamı kaybettik. Aslında 2001 senesine kadar o evde az çok bir yaşam sürdü. Annem, öğretmen olarak tayini çıkan kardeşim Samiye’nin yanına gidince, babaannem hayatının son dönemini o evde, bir yoldaşla birlikte geçirdi. Ancak o rahmetli olduktan sonra işler değişti. Aile büyükleri ev satılsın konuşmaları yapmaya başladılar. Miras konusu hep işleri sıkıntıya sokuyor.
Ben bizim ailenin sözcüsüydüm. Diğer aile üyeleri büyüğümüz olduğu için onlara karşı çıkma şansım olmadı. Bir de aldığımız terbiye gereği, ortak mülkte ben hissemi alayım, diğerleri ne yaparsa yapsın, gibi bir zihniyete sahip olmadığımdan, deniz taşlı ev gibi birkaç mülk elimizden gitti.”
Arif Bey, özellikle evlerinin satılmasından sonra o mahalleyle ilgili duygusal bağının koptuğunu, “Değerler kaybolunca ben de uzaklaştım”, sözleriyle ifade ediyor. Buna karşın mahallenin eski değerlerini inatla yaşatan komşuları Düriye Sarayköylü’nün çabalarını saygıyla karşılıyor. Eski, köklü ailelerden birkaçının, KUAKMER örneğindeki gibi, yıkılmaya terk edilen binalara sahip çıkıp yaşanılır hale getirme girişimleri olabilse mahallenin kaderinin de değişeceğini düşünüyor. Elbette ki bu çabaların resmi makamlar tarafından desteklenmesi, hatta özendirilmesi gerekliliğini vurguluyor.
Bugün Bir Gence Tarımla Uğraş Diyemem
“Çünkü tarımdan elde edilebilecek gelirin geçimi sağlayabilmesi için yüz, iki yüz dönümlük arazilere ihtiyaç var. Kuşadası’nda bu araziler kalmadı. Ben de bu işi hobi olarak yapıyorum artık. Geçim sağlayabilmek amacıyla tarım yapabilmek için iç bölgelere gitmek, daha geniş arazilerde üretim yapmak gerekir. Kuşadası’nda yağmadan geriye kalan arazilerle ne geçinilir ne de bu iş ilerletilebilir. Maalesef bu duruma geldik.”
Kuşadası’nın tarımsal üretim konusunda bugün içinde bulunduğu olumsuz koşullar en az babası kadar Ekin’ i de kaygılandırıyor.
“Ama bu işi bırakmak gibi bir niyetim yok açıkçası”, diyor. “Buralıyım, ailemden gelen bir mesleğim var. Tarımla uğraşmayı ailemin getirdiği yerden sürdürmek istiyorum. Zorluğun farkındayım, ne kadar direnebilirim, bilmiyorum. Babamın içerilerde daha geniş arazilere ulaşmak gerektiği düşüncesi bana şimdilik uygun gelmiyor. Kirazlı, Çınar Mahalleleri tarafında yeni yerler bakıyoruz bir yandan ama ben ilçe sınırları dışına çıkmak istemiyorum.”
Baba – oğul Çıkıkçılar tarım üretimi konusundaki farklı düşüncelerinin bir süredir aralarında tartışma konusu olduğunu söylüyorlar. Arif Bey, olumsuzlukların bir şekilde azalacağına inanıyorsa da şu andaki koşullarda sürecin iyi değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
“Olduğumuz yerde durup cebelleşmektense iç kısımlardaki daha büyük arazilerde bu işi büyütmek zorundayız.”, diyor. Ekin ise “Bu iş ille de memleketimde yapılmalı”, diye direniyor.
Son olarak Arif Bey, Türkiye’de kooperafçiliğin olmadığından, ortak iş yapma anlayışına sahip olmadığımızdan yakınıyor. Herkes birbirinin kuyusunu kazma hırsındayken, bir araya gelip ortak bir üretim gerçekleştirmeyi hedefleyemezken tarımda ilerlememizin mümkün olamayacağını söylüyor; “Birlik olmamız gerek!”, diyor.
……………………………………………
Dört nesildir toprak uğraşını aynı heyecanla sahiplenen, tarım üretiminin çoğalması ve gelişmesi için inatla direnen bir Çıkıkçı Ailesi var Kuşadası’nda. Sadece kendilerininkinin değil, ayrım yapmadan bütün evlatların ata mirasına sahip çıkıyorlar. Yıllardır süregelen kıyıma güçleri yettiğince karşı duruyorlar. Çevresi betonla kuşatılmış bahçelerinde, emek emek diktikleri bin tane zeytin ağacını sevgiyle büyütüyorlar. Her gidiş gelişlerinde bahçelerinin sınırında kök salmış, üç koca gövdeli, bin yaşındaki zeytin ağacının canına can katıyorlar.
Roni Margulies bu ağacın yanından geçerken mi yazdı acaba bu dizeleri, diye düşünmeden edemiyoruz.
…………..
Anlatsana ihtiyar,
küçükken daha sen, nasıldı bu topraklar,
kimler geçer yanından, kimler giderdi?
………….
Uzun yaşamak kolay.
Ya hatırlamak her şeyi?
Sallayıp gövdeni, zeytin toplayan insanların
değiştiğini görmek yaklaşık otuz yılda bir,
babadan oğula, izledikçe nesiller birbirini?(4)
………………
Belki de Birhan Keskin’e ilham oldu, onun dizeleriyle seslendi insana, bu ihtiyar ağaç.
Madem geldin, uğradın yanıma
yaslan, kavruk gövdem bu.
Yaşım kaç mı? Saymadım ki,
ya da unutmuşum, bağışla.
………………..
Kalkıyor musun? Kalk, ama
……………………
Git ve unutma
Ha vardır benim dallarım şimdi
Ha hatıra.(5)
Kuşadası’nın geleceğine eşsiz bir miras bırakacak olan Çıkıkçı Ailesi iyi ki var!
Şimdi onları alkışlama zamanıdır.
………………………………………
- Nâzım Hikmet RAN – Gözlerine Bakarken
- Âşık Veysel ŞATIROĞLU – Benim Sadık Yârim Kara Topraktır
- Âşık Veysel ŞATIROĞLU – Benim Sadık Yârim Kara Topraktır
- Roni MARGULIES – Zeytin Ağacı
- Birhan KESKİN – Zeytin Ağacı

















